7 Kasım 2014 Cuma

İlkim, İlk Göz ağrım, İlk Kuzum, İlk Yavrum, İLKim...


Bir  insan yavrusu, uykuda çiş yaparken mızıklanırmış; ağlamak değil bu, uyanmak da değil. Yanına gidince kokusu burnuma geliveren idrar kokusuyla öğrendim.

Bir insan yavrusu, canı ne kadar çok yanarsa yansın annesinin öpücüğüyle iyileşirmiş; SEN "anne geçti" deyip içimi ısıtınca anladım.

Bir insan yavrusu kahkaha atıp başka bir insanı dünyanın en mutlu insanı yapabilirmiş; SEN gülerken anladım.

Senin gözyaşların benim sonum olabilirmiş, sen hastayken, kendimi çaresiz hissederken anladım.

Bir insan yavrusu anasıyla göbek bağı kesilse de hep ona bağlı kalırmış; 26 aydır çok çok çok iyi anladım. Can'ım. İlkim. Sevdiğim. Yavrum.

Ne çok ilk var hayatımızda.
Koynuma ilk girişin. İlk kez meme emişin. Kakanı ilk temizleyişim ( -ki hamilelik dönemindeyken kesin midem bulanır, kusarım derken bana mısın bile demedim) İlk dişin. İlk yemeğin. İlk kahkahan. İlk adımların, yürümen, tuvaleti kullanışın, uçmamız, parka gitmemiz vs vs vs...

Birçoğunun tarihi yok aklımda; afedersin.

Yani böyle şeyleri pek umursayacak biri olacağını sanmıyorum ama yine de bizim son dönemde sen -pırt yapınca, geğirince falan kahkahalar eşliğinde "DUUUYDUUMMMM!" diye bağırdıktan sonra daha sosyal bir varlık gibi davranıp dediğimiz gibi: Pardon! :)

Pardon annecim, pardon oğlum: Unuttum!

Ama unutmadığım, asla ve kat'a unutmayacağım şeyler çok meleğim.

Yüzüme bakarken sen, o masum o derin o harika ve o benzersiz gözlerinle içime işlerken sevgin, her gün seni nasıl daha çok seviyor olduğumu asla unutmayacağım mesela.

Ben ağlarken yanıma sokulup, omzuma dokunup "anneee nooolduuu?" diye sormanı,

Durduk yere, ben mutfakta çalışırken mesela geliverip bacağımı, popomu öpüvermeni,

Makyajımı, yeni kıyafetimi, saçımı değiştirmemi fark edip "Çok güzel bu, çok güzel olmuş" demenle bir centilmen yetiştiriyorum diye egomu şişirmeni ama en çok da "Anneee sen çok güzelsin" ile beni benden alıp cennete atmanı :) :)

"Seni çok seviyorum" dediğimde "Ben de" demeni,

Giysimin altına girmek istemeni, sonra içerden "Ben bebek olduuummm!" demeni,

Olur olmaz yerlerde elini göğsüme atmanı,


Tuvalette kakanı yaparken elimden tutup "Anne bana destek ol" demeni,

Yatakta uyku tutmayınca "Annecim tut, elimi sıkı sıkı tut" demeni, elimi sıkı sıkı tutmanı,

Parkta, plajda, orda burda biri canını sıkınca, korkunca, endişe edince "Anneee sen de geeel" deyip o minicik elinle elime yapışıp çekiştirmeni,

Kaldırıma çıkınca yada parka girdiğimizde "Artık burda araba yok, elimi bırak" demeni,

Merdiven çıkarken elimi tutup "Sana destek olayım, senin bacağın ağrıyo" demeni (Anneannenden öğrendin bunu)

Sana çok kızdığım anlarda aslında nasıl kendime kızıyor olduğumu,

Bana ne çok şey öğrettiğini; -yine benim kendimle ilgili-,

Beni nasıl daha sabırlı bir insan haline getirmeyi başarabildiğini ASLA unutmayacağım oğlum.

Teşekkür ederim. Hep dediğim gibi sana; İyi ki beni seçmiş, iyi ki benim içimde büyümüş, iyi ki bana gelmişsin.

Benim aslında ne kadar şanslı bir kadın olduğumu bana öğrettiğini asla unutmayacağım.

Seni seviyorum çocuk. ÇOK.


1 Ağustos 2014 Cuma

Marmaris, Kısacık








Bir Ağustos İkibinOnDÖRT

Can hala en çok 4 demeyi seviyor. 2 ve 5 i de hiç yanlışsız ayırt ediyor ancak bazen 6, sekiz olabiliyor yada genel anlamda karıştırabiliyor denebilir. 

Sallanırken sayıyoruz beraber; Türkçe, İngilizce ve ara ara da Hollandaca. Hepsine aşina kulağı ancak tekrar etmek konusunda genelde inatçılık ediyor. Haklı da. O benim kadar geveze olmak zorunda değil. O, anın tadını çıkarıyor. Sallanıyorsa sallanıyor. Kaydırakta kayıyorsa işte yaptığı şey bu. Daha ne olsun ki?

Hep meşgul parktayken. Tırmanıyor, hopluyor. Koşuyor. En çok da gözlem yapıyor şu sıra. İnsanları, diğer çocukları izlerken onu izlemeye bayılıyorum.

Bir de inatlaşmalar, çekişmeler başladı. Evvelden çocuğun biri elinden almaya kalksa bir  oyuncağı tepki vermiyordu. Kabul ediyordu.

Artık öyle değil.

 Geçen akşam üzeri çok şaşırttı beni. Kendinden epeyce büyük bir çocuk halatı almak için epey uğraşmasına rağmen kazanan Can oldu.

 Bunu ona ben öğretmedim.

 Bunu tamamen kendisi başlattı.

 Söylediğim tek şey vardı, -dayak yemesinden yada ezilmesinden endişe ettiğim zamanlarda- "eğer istemediğin bir şey yapacak olurlarsa, HAYIR de... Bağırabilirsin de. Anneeee! diyebilirsin, ben gelirim."

Ama o öyle yapmıyor. O kendi işini kendi halleden bir kahraman.

 Off yine gözlerim doldu. Daha demin baktım doğduğu günün fotoğraflarına. O kadar küçük o kadar korunmasız ki. O kadar gözyaşlarımı canlandıran etkiye sahip ki. 

Derlerdi; 'zaman çok hızlı geçiyor; tadını çıkar bu zamanların... göz açıp kapayana dek büyüyorlar' diye. Doğruymuş. Sadece 29 gün sonra artık 2 yaşında olacak.

Hayır diyor, Evet diyor. Uzun uzun sohbetler ediyor. Bana kitap okuyor. Ben okurken durdurup yorum yapıyor. Telefon konuşmaları yapıyor. Jestleri, mimikleri. Koca bebeğim. Çocuğum benim.


27 Mayıs 2014 Salı

UYKUSUZ BİR GECE daha...

Dikili,
*27 mayıs 2014 Salı
saat 04:06, saat 02:00 den beri uyanığım.

                                                           (Alırım başımı giderim efeler gibi hey!)
                                             ( Bu aralar tipik Can: bulduğum her yere tırmanmalıyım!)

Uyandım. 
Neden diye sorma. Bilmiyorum. Uyanmam gerekiyordu. 
Sırılsıklam ter içindeydin. Uyuyordun. 

Önce, seni uyandırmamak için kağıt havlu yerleştirdim atletinin içine. 
Ayrıca, çok uykum vardı, uyumaya devam etmek daha kolaydı. Dün geceki 4-6:30 nöbetinin yorgunluğunu daha atamamıştım üzerimden. Pijamanı değiştirsem uyanma riskin vardı ki seninle uğraşacak (!) (çok sinir bozucu bir kelime ama öyle hissediyordum) enerjim yoktu. Çok uykum vardı. 

Uykum kaçtı sana sırtımı dönüp uyumaya çalışırken. Tam üç saniye sürdü. Oysa çok ama çok uykum vardı. 

İçim rahat etmedi. 

Çok salakçaydı. Ne demek kağıt havlu koymak sırta? Sırtta havluyla uyumak ne demek? Kendimi koydum senin yerine. İğrenç bir duygu olmalıydı. 
Üç saniye sürdü. Uykum açıldı.

Gidip yeni bir pijama üstü aldım. Atlet giydirmedim bu sefer. Bana sıcak geldiğine ve sen de bu kadar terlemiş olduğuna göre, ihtiyacın yoktu. Uzun kollu ve pamuklu pijama üstü yeterdi. Mışıl mışıl uyuyordun. Pek itiraz etmedin. İzin verdin. Tatlı tatlı izah ettim. Dinledin. Sonra su içirdim sana. Şaşırdım, ona da itiraz etmedin. 

Bu ara neredeyse herşeye itiraz ediyorsun da! 

- Cancım, hadi popoyu yıkayalım... 
- Cancım kitap okuyalım mı?
- Kuzummm elleri yıkayalım bir tanem...
- Oğlum, güzel gözlüm, bir tanem cancanıımmm yavrum kuzum hadi gel de anne bezini bağlasın... Bak yatağa çiş yapmıştın. Yapmayalım oğlum bir daha hadi gel...
- Oğlum sandalyenin tepesine çıkmıyoruz yemek yerken. Hadi otur annecim...
- Can kendisi yer mi yemeğini? ...
- Annecik mi beslesin yavrusunu?
- Oğlum çocuğum hadi uyuyalım bebeğim...

Hepsi için ilk anda verdiğin tek bir cevap var : - YOOOOK!
Ve mızıklanmalar ve kaçmalar ve tepinmeler... İtirazlar... Ağlamalar... 
Ve mesela ellerini yıkamaya başladığımızda yada duş yapmaya başlayınca sonsuza dek orda kalmak o durumu sürdürmek istemeler... Pffff!

Uzun uzun ağlamalar. Sebepli sebepsiz göz yaşları. Sürekli kendi etrafında dönmeler ve kendini bir anda yere atmalar. 


Giyinmek istememeler. 

Soyunmak istememeler. 

Yemek, su istemiyorumlar. 




Memeeeee, diye tutturmalar... (Sadece geceleri yatmadan evvel emiyorsun prensip olarak. Fakat son hastalık süresince istediğinde emmene izin verdim gün içinde de. Fakat pffff yoruldum artık iyice!!!)

İnatlaşmalar...

Ağzındaki lokmayı tak diye çıkarmalar. Bir de öyle tabağına falan değil illaki benim avucuma!!!

Mümkün mertebe yumuşak geçişler yapıyorum. 
Yapıyoruz; Baban da benimle paralel gidiyor bu konuda. Hem kendi hisleri bu yönde ve hem de benim araştırıp durmalarıma ve annelik hislerime güveniyor. 

Çok acil değilse giyinmen yada soyunman yada yemen içmen vs biraz vakit geçirip, biraz dikkat dağıtıp ve sana durumu bin kere daha açıklayıp ikna etme yöntemine gidiyorum. Sıklıkla. 

Ama itiraf etmeliyim ki ben de melek değilim ne de sabır taşı. 
Bazen büyük olmanın fiziki gücünü kullanıp seni "giydiriyorum" , "soyuyorum". 

Üzgünüm! 
Sonra iyice anlatıyorum. Özür diliyorum hatta. 'Bana kızdın. Bana kırıldın. İstemediğin bir şey yaptım, özür dilerim.' diyorum. Sarılıyorum. Koynumda ağlamana sessizce izin veriyorum. Saçını okşuyorum. Öpüyorum. Kokluyorum. Ve sen sakinleşiyorsun... Öyle güzel kalıyorsun ki anda.  Öyle güzel "unutuyorsun" ki. Kin yok. Nefret yok. Sevgi var. 

Bana ne çok şey anlatıp öğretiyorsun. İyi insan oğlum benim. 

Başka başka şeyler de var şu sıra beni mutlu eden, yüzümü güldüren;

Bir anda kedi olmalar mesela. Sahiden bak. Çok komik. Çok tatlı. 
(Aylar evvel -mış gibi oyunu oynardık seninle. Ben anne kedi olurdum sen de yavru kedi. Öyle miyavlayarak emeklerdik evde. Ama unutmuştun sanki bir süredir, o çıktı galiba ortaya yeniden...)

Bir anda emeklemeye başlıyorsun miyavlayarak. Sürtünüyorsun sonra bana. Sarılıyorsun. Başını koynuma koyuyorsun. Burnunu yüzüme sürüyorsun. Beni mutlu ediyorsun. 

Bir de öpmeye başladın iki gündür. Şapır şupur öpüyorsun beni. Hele babanla öpüşürken yakaladığında. Hemen, anında sen de öpmek istiyorsun. Eskiden böyle büyük büyük öpmezdin. Muah yapardın. Dudaklarını değdirirdin falan. Ama bu başka, baya bildiğin öpüyorsun yahu. Şapur şupur. :)

Dudağımdan öpmeye yeltenmiyorsun hiç. Anlattım sana; annelerle bebekler dudaktan öpüşmez dedim. Dinledin. Acaip bişeysin sen. Sen bir tanesin.

- Canım acıdı oğlum ama bak, ayağıma basma lütfen, diyorum mesela. 
-Ooo ooo diyorsun okşayıp. Geçti diyorsun sonra. 
Geçiyor da sahiden.  :)

Şarkılar söylüyorsun. Yani ben senin sevdiklerini söylerken nakarata eşlik ediyorsun. "roll over" bu ara favorimiz. Hani yataktan düşen ayıcıklar var ya :)

Şarkıları seviyorsun, ayağınla evvela ve sonra da tüm bedeninle ritm tutuyorsun. 

'-Caan (daha çok Djaan gibi söylüyorsun) bir tane. Başka yok' dedin bana dün. Birebir benim cümlelerim. Çok mutluyum ben seninle be kuzu. 

Ay sonunda 21 aylık olacaksın. Bronşiyolit tekrarlaması nedeniyle ikinci defa gittiğimizde hastaneye boyunun 86,5 cm ve kilonun da 12,5 olduğunu teyit ettik. Uzamış boyun :)

*Bir de orta kulakta iltihap çıktı son kontrolde ki Augmentin 400mg ile 10 günlük tedavi yaptık. Hafif kızarıklık var dedi doktor 4 gün evvel ancak kendi kendisini geçirebilir diye de ekledi. Birkaç gün içinde yeniden kontrole gidicez, buradaki bir KBB uzmanına. 


( 5 mayıs: hastalığın tavan yaptığı gün! sadece bu şekilde uyuyabildin. hep koynumdaydın, hiç çıkmak istemedin. burnun tıkalı. hem de akıyor bir yandan. gözlerin şiş... kuzummm...)

Banyodan sonra kulağının içindeki suyu almama bayılırdın eskiden, bir süredir itiraz ediyorsun. Canın epey yanıyor olmalı. Canım yavrum. :( *

Zaten giysilerin özellikle de pantolonların kısa geliyor epeydir. Dikili'ye gelmeden evvel epey yeni ciciler aldık. Ayakkabın da 23,5 ile 24 arasında. İkisi de oluyor farklı markalarda. 

Burada daha mutlusun. Senin daha mutlu ve huzurlu  ve sağlıklı bir çocukluk geçirmen için İstanbul'dan taşınmayı ciddi ciddi düşünüyoruz....





(Benim tatlı uğur böceğim, uğur böceklerini pek sever. Hatta onları burnuna koymaya bayılır) 

Sevgiler 
Annen
05:02 Belki uyurum... Umarım.
XX






22 Mart 2014 Cumartesi

Can'a kek yaptım



Canım, sevgili biricik değerli kıymetlim... 

Vicdan azabından, durup durup sana kek yapasım var. Başka bir şey yemek istemesen de onu yiyorsun ya... Durup durup içine daha besleyici olsun diye bir sürü eklemeler yapıp yapıp kek pişirmek istiyorum sana... 

"Sen yedikçe ben doyuyorum" "Anne olunca anlarsın" "Anne olunca öyle olmuyor işte o dediklerin".... vs vs vs... 

Evet anne evet, HAKLIYMIŞSIN! Öyle olmuyormuş...

Son birkaç gündür sana yeteri kadar iyi bir anne olamadığım fikri tırmalıyor beynimi. 

İçimi yiyor kurt gibi. 

Seni hak etmediğimi düşünmekten tut da, seni hayal kırıklığına uğratacak olma korkusuna kadar her dalga boyunda boğuluyorum. 
Bunalımın dibine vuruyorum, senin bir mutlu kahkahan ile yüzeye çıkıyorum. 
Gidiyorum geliyorum kuzum... Batıyorum, çıkıyorum...

Nedenlerim var;

Son dört aydır hiç boyun uzamamış. 

Hala 83 cmlik bir adamsın. Persentil hesaplarının üzerindesin evet ama bu nedir şimdi böyle, bunca zamanda hiç artmamış boyun mösyö? 
Yoksa senin uyku düzenini bir türlü oluşturamadığım için mi oldu Cancanım? 

Haklı mı yoksa, yatır kaldırcılar? Haklı mı ağlasın canım birazcıkçılar? Haklı mı yani şimdi bu çemkirdiğim insanlar? 
Ben yanlış mı yaptım, uykun yokken seni yatağa yatırmadığım zamanlarda? 

Hatalı mı davrandım uykun geldiğinde istediğin kadar uyumana izin verdiğimde, öğlenleri... öğleden sonraları? 

En mühimi gece uykusu biliyorum... 
Saat 22:00'den sonraki uyumaların yüzünden mi uzamadı yavrum boyun? 

12.5 kg sın bebeğim... Zayıfladın. Boyu uzadı da ondandır diyordum, değil işte... 
Uzamamışsın kuzum... 
Çok üzgünüm!  Benim hatam mı bu? Benim yüzümden mi durdu boyunun uzaması?

Başka dert mi istersin? Buyur dedi evren;

Bunlar geçerken aklımdan, senin köpek dişin gelirken bol salyalı... Ananen bizim evde nezleden gribe dönmüşken ve baban ve babınen ve kuzenin hastayken... Alıp kaçsa mıydım seni? Götürse miydim acaba hepsinden uzağa?? 
Seni koruyamadım ya ben evladım... 
Hani olsundu???  Hani alışsındı mikroba, virüse? Hay kafanıza kafanıza vurasım var şu "alışsın"cılar!!! Ya bi gidin ya! 

OFFFFFFF! OFFFFFFFFFFFFFF!

Alışsın tamam alışsın elbette. Bünyesi güçlensin. Elbette beni öldürmeyen beni güçlendirsin de.... Bunlar bu bebeler sümkürmeyi öğrendikten sonra olsun!

SÜMKÜRMEK! Sümkürebilmek... Bilmiyorsan öğren bu ne kadar büyük bir nimet!

İnsan bebesi yapamıyor bunu şekerim. Ne zaman öğreniyoruz bilmiyorum ama henüz 18 aylıkken değil, ben bunu biliyorum. 

Bence Tanrı yada her ne ise adı bi sonraki denemesinde bu konuyu yeniden gözden geçirmeli. Her yeni doğanın sümkürme hakkı olmalı! Talep ediyorum! İstiyorum!! Yoksa oy moy vermiyorum bir sonraki seçimlerde aynı Tanrıya. ("tivıtır mivıtır " için gönderme diildir burdaki moy, öyle içimden geldi sadece)  :)

Burnun tıkalı. Bu ne demek? 
Yemek yemek istemiyorsun. Su içmek istemiyorsun. Meme bile ememiyorsun! 

UYUYAMIYORSUN. BÜYÜYEMİYORSUN!

NEFES ALAMIYORSUN o minicik burnundan!!!! 
Ağzın kuruyor. 

Hastalıklara çok daha açık bir hale geliyor o korunmaya muhtaç, miniminnacık tatlı bedenin. O kadar masumsun ve o kadar korunmaya muhtaçsın ki... Ve ben beceremedim... Seni hasta ettim!


17 Mart pazartesi öğleden sonra. Yani, şu sevimsiz nezleyi atlatmanın ardından geçirdiğin yaklaşık bir haftalık kısacık mutlu dönemden hemen sonra... 

Ablanla ve babınenle Harika bir akşam  
geçirmenin hemen ertesi günü ... 

Sadece burnun tıkalıydı oysa ki biraz. Birazcık akıyordu. Ateşin yok denecek kadar azdı. 36,5 - 37 yi diş çıkarmana bağlamakla hata etmişim. 

Gün içinde bir kaç defalık Titremeni (hani şeytan yokladı deriz ya, o ) oyun yaptın, beni taklit edip güldürmek için yaptın diye yorumlamam ne büyük bilgisizlikmiş. 
Bu lanet bronşiolitin belirtilerinden biri de buymuş meğer. 

Hafif öksürük için burundan gelen akıntıdandır demem ne büyük saçmalıkmış!

Diş çıkarmana bağladım. Nezle oldu geçer dedim. Ve sadece bir gece içinde bir anda değişti her şey! 

Öksürüğün şiddetlendi o gece, öksürmekten kustun yatağa hatta. Nefesinde hırıltı başladı. nefes alırken karnındaydı sanki ciğerlerin. Tüm soluğunu karnından alıp veriyor gibiydin. 

Ertesi gün doktora gittik babanla. Doktor ödümüzü patlattı! Bu çocuk çok hasta. Hemen yatıralım dedi.  Antibiyotik dedi!!! Beni benden aldı! Elim ayağım titredi. İçim eridi!

Hastanenin durumunu beğenmediğimiz için çıktık oradan kaçarak uzaklaştık hatta ve gece de kaldığımız hastaneye gittik. 
Doktor, içimizi rahatlattı ancak emin olmak için seni yatırmaya karar verdik. 

Sana serum takılması gerekti; yemiyordun ve içmiyordun. İyice yorgun ve bitkin düşmüştün. 



Kan tahlilleri de gerekiyordu tam teşhis için.

İlla ki açılacaktı o damar yolu. O kadar minik ki ellerin bebeğim. O kadar yok gibi ki o damarcıklar ellerinde, kollarında. Öyle zor ki onları bulmak. 

Ve sen öyle çaresizdin ki ağlarken ve bağırırken ve yardım isterken ve seni kurtarmamı beklerken o canavar (ki kendileri gayet sevimli ve yardımsever hemşirelerdi, ikimiz de sonradan anlayabilecektik)lardan!



Ve ben o kadar çaresizdim ki! Ve seni alıp kaçırmak fikri o kadar çok geçiyordu ki içimden. Ve gözyaşlarım hem yüreğime hem senin tatlı sarı saçlarına akıyordu ki sen öyle zavallıyken kollarımda. Ve ben o kadar "onların" tarafında duruyormuşum gibiydi ki sana göre! Ve seni yapayalnız, tek başına ve 
BENSİZ bıraktım gibi geliyordu ki bana... 

O kadar çok  kızdım ki kendime senin hasta olmana izin verdim diye.

Keşke ben olsaydım hasta! Keşke yavrum! 


Seni koruyamamıştım ve üstelik burada canının yanmasına izin veriyordum. Ne boktan bir anneydim ben! 

Umarım bunlar yazılmamıştır zihnine.... 
Umarım anlamışsındır senin iyiliğin için olduğunu. 
Umarım ben kuruntu ediyorumdur. Benim kötü bir anne olduğumu düşünmedin umarım bebeğim. 

Orada ağlayamadığım kadar ağlıyorum şu an ve iyi geliyor. 

Orada "ben sakin olmalıydım, ben sakin kalmalıydım, benim tavrım seni sakinleştirmeliydi, ben ağlarsam sen de ağlardın vs vs vs..." 
Hemşirelerden birinin çenesine bir yumruk atacaktım neredeyse, makine gibi bu cümleleri tekrar edip duruyordu çünkü. 
"Ben sakinim, yeter artık işinize bakın!" demekle yetindim... Robot musunuz be!) 

(18mart salı günü saat 09.55de uyandıktan sonraki yüzün gözün şiş halin. Ventolin biraz rahatlatmış ve günlerdir doğru dürüst uyuyamamanın acısını biraz çıkartmıştın)

Evet, ağlıyorum şu an ve sen güzel güzel uyuyorsun ve ben çok mutluyum. Mutluyum çünkü uyuyabiliyorsun. Tam anlamıyla olması gerektiği gibi nefes alamasan da, iyileştiğini görüyorum. Ne olur hep iyi ol yavrum. 

Hastanede geçen iki geceden sonra sanki daha bir büyüdün. Daha bir olgunlaştın ruh olarak. 

 ( C Blok, Can'ın C si gibi. Çok sevdiğin ay gibi)
(19 Mart, çarşamba. saat 11:30 ve özgürüz!!! Ve babanın iyi fikri ile taksiye binmeden evvel bir kaç poz alıyoruz. Derler ya "Allah düşürmesin de aratmasın da" diye... Amin diyorum ve Amen ve Amon! )

Beni sorarsan yine aynı ağlak ve sana hayran ve sana tapan annenim. 
Benim yıldızımsın sen yavru apaboww seni. 
(22 mart cumartesi. 04:24)



10 Mart 2014 Pazartesi

Bir başlık bulamadım bu yazıya...

(iç dökme gibi olmuş bir çeşit; her telden!)





Yaklaşık iki haftadır Hakan acı çekiyor. Menüsküs yırtığı! Ameliyat olması gerektiği çıktı ortaya, MR sonucunda. 

En son turun ilk günü gelmiş bu olay başına. Gelmiş diyorum çünkü üzülmeyeyim diye benden saklamış o zaman. Eve bir döndü ki elinde baston!!! Bir hafta boyunca o şekilde dolaşmış :(
Tatlı cesur savaşçım benim. Nasıl korktum ama! 

Canım benim. O sıkıntı çektikçe benim canım yanıyor sanki. Elimden gelen ağrısını dindirecek bir şey de yok. İlaçlarını alıyor. 
Mümkün olduğunca az hareket etsin diyorum ama canı tez. 
Gururlu bir de, her işini kendisi yapacak!!!! İnatçı şey! Tatlı inatçı! 

Yeni öğrendik ki köpek balığı kıkırdağı iyileşmesini sağlıyormuş. Yani bir doktora göre böyle ve bir başka tanıdık doktor da 'hayır, kesinlikle ameliyat!' diyor. 
Gittik GNC'ye aldık bir Shark Cartilage kapsülü. Ufff fena vicdan yaptık bir yandan da zavallı köpek balıkları için :(

Ameliyat çıkışı insanlar plaja gidiyormuş, kolay bir ameliyat diyorlar.  "Key hole surgery" var neyse ki. 
Ameliyat sonrası biz de Kilyos'a kaçalım diyoruz!  
Maksat doktoru yalancı çıkarmayalım 

Bugün 10 Mart 2014 ve saat 20:30. Can ve adamı oyun oynuyorlar mutfakta. 

Bu ara Can'ım bana biraz mesafeli davranıyor gibi...  Uyduruyor, alınganlık ediyor hatta suçluluk çekiyor  olabilirim... 

Son iki gündür sabah uyanınca ve gündüz uykusundan evvel aldığı memme seanslarına veda etmek zorunda kaldı yavrum. Yani ben buna bağlıyorum bana mesafeli oluşunu. 

Artık çok yoruldum ve tam olarak bitirmek istiyorum emzirmeyi!!! 18,5 aylık maceranın sonuna gelmek lazım... 

Kendisi bırakana kadar devam ederim diyordum.  En azından ilk iki yıl emsin diyordum. Evet, kesinlikle bunları ben söylüyordum... da pratikte iş o kadar kolay değil. 

Evvela artık benim sütüm olmadan hayatını gayet sağlıklı bir şekilde sürdürebilecek durumda. Her şeyi yiyor içiyor adam. İdeal evlat! :D

Benim için emzirmek, zaten en baştan beri öyle rüyalarımı süsleyen bir durum değildi. Okuyorum; bazı anneler neredeyse orgazm olacaklar emzirirken. 
O nasıl bir zevk almaktır öyle!!!!???


Ben en baştan beri, bebeğimi en sağlıklı besleme yöntemi olduğu için emzirdim ve evet birbirimize o kadar yakın olmak çok keyifliydi. 

ve fakat Artık keyfi kaçtı a dost! 
Yoruldum. 
Zaten dişleri de canımı acıtmaya başladı epeydir, bedenimde iz çıkartacak hale geldi artık. 

Aldığı miktar azaldı. Vücudum eskisi kadar çok süt üret(e)miyor elbette. Can da sinirleniyor istediği neticeyi alamayınca ve çektikçe çekiyor!!! Eh işte o zamanlarda da benim canım iyice acıyor. Canım acıyınca kızıyorum sinirleniyorum. 
Anneyiz anladık da insanız be evvela! Benim de canım var ben de insanım demi!?

Yani anlayacağınız ben bu sütten kesme macerasına girdim. 

Epeydir düşünüyordum bunu. Korkmuyor muydum? Ödüm bile patlıyordu! 
Ama korkunun ecele faydası yok!
(Bir de şu yavrunun çekip almadığı sütün vücuda verdiği ağrı, baskı, acı, sızı olmasa!!! Bir defada kesmeyi düşünseydim gidip enjeksiyonla süt üretimimi durduracaktım. Şimdi az az sağıp vücudun kullanılmayan sütü yok etmesi yöntemini deniyorum. Bunu daha kolay atlatmanın çaresi var mı bakiiimm?? Tecrübeleri alalım!)

Fakat birden bire kesmeyi de göze alamadım. 
Kıyamıyorum; köpek dişleri sinyaller veriyor bir yandan çünkü. En azından uyumadan evvel kalsın hayatında süt. Moral olsun. Destek olsun. 
Sadece gece uykusu öncesi ve sabah 5 seanslarında kabul ediyorum mösyöyü artık.

İki sabahtır 'ananesi' vardı destek ama bugün onu gönderdik. Yarın ben  ve babası oyalıycaz bakalım... Kahvaltısını etmeye başlayana kadar dikkatini dağıtmak epey zor oluyor. Su içmeyi bile reddeder oldu yumurcak! Çok pis sinirleniyor! 

Bize bol şans!


İki gün evvel, 8 Martta 38 yaşıma girdim. 

Tatlılarım, sevgilimler, AŞKlarımla beraber. Nasıl sarıldı sarıldı öptü beni o gün... Kollarımı, yanaklarımı öptü öptü... Çok seviyorum be seni!!! ÇOKKK! ÇOK!
Ne güzelmiş be erkek annesi olmak... Anneeee ane anneee demene bayılıyorum yavrum... Hele o anneeeemm demen yok mu ??? ahhhh ahhhh! Mutluluk!!!
Baksana şu papyonun, pantalon askısının duruşuna!!! 
Ne kadar kastım ama illaki alınacak bu aksesuarlar!!! 

Kız annesi olmak nasıl olur acaba??? Hmmm evet evet valla merak ediyorum! :) 
Çıldırmış olmalıyım!!!!!!!



Kuzumm benimmmm!!!!
Şaşırdığın şeyler var artık... 'Vaaay! Vay!' deyip gösteriyorsun tepkini bilgiç bilgiç. 

Sözlerimizi, hareketlerimizi taklit ediyorsun ve  artık iyice profesyonelleştin bu konuda. 

Daha dengeli, daha akıllı ve mantıklısın. Son bir haftada bile o kadar çok değiştin ki... 

Kakanın geldiğini söyledin bugün, gerçek çıkmadı ama. Sütten kesme tam olarak bitmeden hiiiiçççç heves etmiyorum tuvalet eğitimine! 
Akışına bıraktım onu! Sen "kakaaa" dedikçe "yav hata mı ediyorum, geçsek mi o fasıla??" demiyorum da değil aslında! 

Oyuncaklarının açma-kapama düğmelerini, mod değiştirme düğmelerini, i-pad, telefon açma kapama, youtubedan istediğin videoya gitmeyi öyle tatlı beceriyorsun ki. 

Cümle kuruyorsun artık. Sevgili minik zeki mağara adamım benim :D














3 Mart 2014 Pazartesi


18 aylık Can 



Olaylar olmadan önce çekilen foto. 2mart 2014, Galata. 


Fotograftaki iki şekerden sarışın olan benim biricik oğlum Can
Artık 18 aylık olan kıymetlim. Bir buçuk yaşındaki koca bebeğim

Artık her işini kendisi yapmak isteyen tatlı mösyöm. 
'Can at. Can tut. Can getir. Can götür. Can su. Can ye. Can sayfaları çevir. Can taşı. Can merdivenden çık. Can aşağıya in.
Can Can Can...' 
(Bazı fiilleri o beden diliyle yada kendi kelimeleriyle söylüyor. Ben anlaşılsın diye böyle yazdım. Son ruh halimiz bu işte. Herşeyi Can kendisi yapacak! Kendisi için hep Can diyor. Ben en baştan beri bu dili kullandım çünkü. İlk iki yıl bebeklerde ben duygusu gelişmemiş olduğu, zamirleri algılayamadıkları için. Anne yemek yapıyor. Can yemek yiyor vs vs şeklinde konuştum; Ben yemek yapıyorum, sen yiyorsun yerine.)

Bu akşam "Can çiş" deyip beni tuvalette dakikalarca bekleten tatlı kıvırcığım. Benim ilk göz ağrım. 
Benim tombul  karidesim. Benim çimçimim. 

Ahhhh ne boştur bu 'benim' demeler söz konusu olan insanın evladı olunca... 

Ahhh nasıl isteriz onları sahiplenmeyi, onları kendimize benzetmeyi, bizim gibi olmalarını görmeyi... 
Bizim yapamadıklarımızı yapmalarını beklemeye bayılmaz mıyız? 
Ne çok isteriz yarım kalan hayallerimizi onların tamamlamasını!

Bazı bazı da kızmaz mıyız hatalarına? Hatasız olmalılar evlatlarımız(!)

Oysa atılmış oklardır onlar... Biz ise yay. Atıldıktan sonra bizimle bir bağları kalmıyor işte... 

Armut dibine düşer dense de, aslında her ok atıldığı yay kadar benziyor üstünden düştüğü armut ağacına, fark etmek istersek eğer...

Farkındayım oğlum. Söz veriyorum hep farkında kalacağım. 




Neyse gelelim fotografa... Günlerden pazar. 2 Mart. İstanbul. Enfes dokusuyla Galata'dayız. Akşam yürüyüşüne çıktık. Dönüşte kuru üzüm alıp 
hovhov kek yapacağız. 
(kuru üzüm, minik minik küpler halinde elma, bolca tarçın, 2muz, 1 yumurta, bir yk yoğurt, 2 ceviz, 6 fındık, 2 yk z.yağı, bolca ruşeym, azıcık da tam buğday unu: Ez, karıştır. İçine bolca sevgi ekleyip at fırına pişsin. Oğlun da akşam yemeğinden sonra hapur hupur yesin. O yesin sen mutlu ol!)


Bizim buralar şu sıra epey popüler, diziler, klipler çekiliyor. Sürekli yeni oluşumlar var. Sanat var her yerde. Moda var, müzik var, fotograf var... 
Galata eski ruhunu geri kazanıyor...

Yine bir dizi çekimi başlamış bizim yolumuzun üzerindeki binalardan birinde. Fotograftaki diğer tatlı yavru erkek 3,5 yaşındaki Arti bir anda o binadan önümüze fırladı. (Annesi bu diziyle alakalı bir görevde ama nedir diye sormadım. Yani aslında hep çocuklarla alakalı konuşmaktan aklıma gelmedi...)

Dost canlısı tatlı bir çocuk Arti. Zaten Can, dünyanın insanlarla en hızlı kaynaşabilen yavrusu olunca ve anası olan ben de kasabalı sıcakkanlılığımla dünden hazırken insanlarla tanışmaya; hiç uzun sürmedi bizim neredeyse akraba olmamız kısacık zamanda Arti ve annesi Natali ile :)

İyi de ettik. Başka bambaşka bir Can ile karşılaştım. 

Son dönemde (dişlerden diye düşünmeye çalışıyorum hep) beni her fırsatta sıkıştırıp popomdan, bacağımdan hatta çenemden yanağımdan ısırmaya çalışan oğlum, 
En tatlı 'hadi gidelim, hadi bitirelim'lerime ayak direyen kuzum,
Kendisini öptürmeyen zibidi!
'Ben varım, benim istediğim olacak'ların prensi!
biricik 4B;
BASILEUS BASILEON BASILENON BASILEUSI

Bir anda süt dökmüş kedi oldu. Adamın ruhu zaten çok güzel; bununla alakalı bir şikayetim yok gerçi. Kolay anlaşılır bir bebekti. Öyle de devam ediyor. Gereksiz inatları, şımarıklıkları yoktu hiç. Hala da yok. Ancak, iç burkacak kadar savunmasız halini de  görmemiştim hiç şimdiye dek.

Hep centilmen, hep uzlaşmacı ve hep paylaşımcı bir bebektir zaten. İyi huyludur yani kısaca. 

Fakat, ah be çocuğum küçük bir İsa olman da gerekmiyor yani. 
Arti sarılıyor. Yanağına dokunuyor. Arti öpüyor. Arti yanaktan makas alıyor. Arti boynuna sarılıyor. 
Allah allahhh yaaa noooluyoo!?
Bizimkinde hiç itiraz yok... 

(Ben de sevmiyorum ya suratına dokunulsun. Çemkiriyorum millete; Çocukların suratına, ellerine dokunulmaz diye parkta markta. 
Neyse dedim dur bakalım ne olacak!? Nasıl olsa belli ki temiz bir çocuk. Eh zaten eve dönünce mis gibi de banyo yapılacak. Dur kızım sen bir karışma bakalım...)

Dur be sevgili okuyucu; buraya kadar zaten bi sıkıntı da yok!



Fekkaaaatttt! Heyhaaat!!! Bizim tatli Arti bir süre sonra başladı Can'ıma kötü davranmaya. Abartmıyorum; Tokat atmaya kalktı. Hatta -neyse ki sert gelmedi, çenesine biraz vurdu. Bi anda boynuna yapıştı, çekiştirmeye başladı. Annesiyle ben zar zor ayırdık Can'dan onu. 

Ruhumdaki fırtınayı bilemezsin sayın okuyucu! O anda içimde olanların tarifi yok. Nasıl patladı o yanardağ. Nasıl oluştu o Kapadokya ben o vakit anladım! Oyyyy!!!! Hasandağı gibi yandı içim! Kaynadı!

Can'ın canı yanacak! 
Ben yanıbaşında, engel olamayacağım!
OFFFFF!

Neyse, olaylar çok derinleşmedi. Can ağlamadı bile, canının yanmadığını ordan da teyit ettim. Fakat ne Arti'ye engel olmaya çalıştı. Ne ondan kaçıp kurtulmaya çalıştı. Öylece baktı bebeğim. Ben sarıldım. Arti dövüş horozu gibi atılıp durdu yeniden vurmak için. Benim Can'ım öylece baktı...

Benim içim lime lime oldu. Kıyıldı. Ne olacak bu iş dedim? Yani saldırgan bir çocuk olmasın elbette Can. Tabi ki kavgacı olmasın. Fakat kimseden dayak da yemesin ya...
Kendisini savunsun, değil mi?

Çok mu erken???

Benim hatam mı???

Nasıl öğretebiliriz?

Ne yapmalı????

































21 Şubat 2014 Cuma

Annieee! 


Nerde acaba Can'ın annesi? 
Nereye gitmiş? Aaaa burda mıymış?? Yokmuuuşşş! Aaaaa orda da yokmuş! Gitmiiiişşş!

Sinemaya gitmiş. Dans etmeye gitmiş. Kitap okumaya gitmiş. Alışverişe çıkmış. Saçlarına bakım yaptıracakmış. Manikür ve pedikür için 3 saatlik bir program yapmış. Arkadaşıyla buluşup bir kahve içecek, dedikodu yapacakmış. Sadece öylece oturup hiçbir şey yapacakmış. (Yok yok kıskanma hemen: Kendimi kandırıyorum zira....Hahahaha rüyamda görürüm belki!)

Hiçbir şey yapmak. Olmaz mı sanıyorsun? Yanılıyorsun! Zamanım olsa öyle de güzel yaparım ki... Yok ama öyle bir lüksüm yok. Yok işte. 

Çociim hastalandı. İlk azılar geliyor kendisi 17,5 aylıkken. Bir de nezle eklendi üzerine. Gözleri bile akıyor yavrumun. 
Burun desen, sanki minik bir nehir. Dilinden düşmeyen kelime: Anniiiieee! Anniii!

Rahatsız sürekli. İki dakika konsantre olsa oyuncaklarına üçüncü dakikada başlıyor Anniiieee!



Ohhhh NOOOOO! 
Bas bas susuyorum; içimde patlıyor kızgınlık. Nasıl kızarım ki yaptığı huysuzluğa? Adı huysuzluksa bunun. 

Topu topu 83 santimlik boyuyla nasıl da karşı koyuyor hiç alışık olmadığı ateş yüksekliğine. Ağzının içinde saldırıya geçmiş abuk acıya nasıl da gururla baş kaldırıyor. Cesur oğlum benim. 

Günde 3 ana öğünü ve 3 ara öğünü kendi isteğiyle tatlı tatlı yiyen oğlum nerede??? Şimdi peşinde koşturup sadece ıııı-ıııııh yanıtı aldığım ve tüm gün boyunca boğazından geçen lokma sayısı iki elimin parmaklarını geçmeyecek yavrucak nerede???

Ben bunları yazarken yine Annniiiieee! diyor. Kaçtım iki satır yazmak için. İyi ki annem burada. Eğer yazmasam deli olacaktım sanki. Gece uykuları da kalmadı. 

Nefes alamıyor, uyanıyor. (Burnuna sıktığım okyanus suyu zımbırtısından nefret etmesine rağmen sıktım üstelik) Diş eti acıyor; uyanıyor. Rüya görüyor; uyanıyor. Babasını özlüyor; uyanıyor. Susuyor; uyanıyor. Acıkıyor; uyanıyor....
(Bunları yazar yazmaz daha fazla dayanamadım ve yanına gittim. Şimdi neredeyse 3 saat sonra yeniden yazıyorum. 
Bu arada; Önceden çay olarak hazırladığım ve elimde kalan elma ve ayvadan birkaç dilim ve bir organik muzun yarısını yedirmeyi başardım. 
El-ayak-yüz-popo duşu yaptık. 
Mijn eerste grote woordenboek'a bayıldığı için onu okuduk. 
Hand-head karşılaştırmasını yapıp aradaki farkı tamamen söktükten sonra şarkı söyler gibi yatakta bir o yana bir bu yana mızıl mızıl ve mutlu gururlu bir suratla dolanmasını izledim. 
Çok yorgun. 
Çok bitkin olmasına rağmen nasıl oluyor da böyle şirin olmayı becerebiliyor? 

Maalesef uyutmadan evvel ağlattım onu yine biraz. Hala öğretemedim sümkürmeyi. Tek çözüm yolum burnunu aspire etmek ve o bundan nefret ediyor! 
Üzgünüm oğlum... Çok üzgünüm... Ama başka çarem yok.

En sonunda memede uyuyakaldı) 

Hasta olmaktan oldum olası nefret ederim. Etrafımda hasta insan görmek de irrite eder beni. Öyle hemşire ruhlu bir tip değilim yani. Yada hani hasta olmaktan hafif hoşlananlar vardır; ilgi, alaka çekmek iyi olur ya. Yok onların hiçbiri yok bende. Ben sağlıklı olmalıyım, o kadar. Böyle bir kadın olarak var ki sen düşün şimdi halimi ve üstelik;

Şimdi de boğazım sızlıyor, içinde bir miktar sıcak su akıyor sanki tükürük yerine. Faranjitim epeydir pusudaydı. Çıkmasın  diye kivi falan yiyorum, pastil atıyorum. 

Bir de ben hastalanırsam şimdi, ohhh yandı gülüm keten helva. 
Çünkü annem de hastalandı ve Hakan bir hafta kadar evde olmayacak!